Biyografiden öyküye, araştırmadan romana, anıdan şiire bu hafta da pek çok kitap okurla buluştu. İşte yeni çıkan kitaplar arasından sizin için seçtiklerimiz...
SONBAHAR ATEŞLERİ
(Irène Némirovsky)
İş Banakası Kültür Yayınları'ndan çıkan Sonbahar Ateşleri 1948 yılında, Irène Némirovsky’nin ölümü ardından yayımlanan yapıtlarından. “Savaşla parçalanmış bir kuşağın kayıp yanılsamaları” alt başlığıyla duyurulan roman, iki büyük dünya savaşını kapsayan dönemin hem toplumsal değerlerde hem insan kişiliğinde yarattığı sarsıntıların çarpıcı bir betimlemesi. Hırs, fırsatçılık ve hınç duygularının kahramanlığa, huzura ve merhamete baskın çıktığı bir toplumsal ortamda sadakat ve tutku nasıl bir yer tutabilir? Némirovsky, bu koşullarda Thérèse ile Bernard arasındaki bağların bütün kırılganlığıyla beraber geçirdiği değişimi anlatarak, insanın ne denli çok boyutlu olabildiğini düşünmeye okuru davet ediyor. Sonbahar Ateşleri yalnızca derin ruhsal çözümlemeleriyle değil, savaş toplumlarına ilişkin canlı betimlemeleriyle de belleklerde yer etmiş bir klasik.
EDEBİYAT VE ÖZGÜRLÜK
(Mario Vargas Llosa)
Mario Vargas Llosa, yarım yüzyılı aşan yazarlık serüveni boyunca romanlarında iktidarı, şiddeti ve insan ruhunun karanlık labirentlerini anlattı. Kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıkan bu eserde usta yazar bu kez kurmacanın dışına çıkıyor; edebiyatın neden vazgeçilmez olduğunu, özgürlüğün neden sözcüklerle başladığını ve bir toplumun geleceğinin neden okurların hayal gücüne bağlı olduğunu ele alıyor. Llosa, Cervantes'ten Flaubert'e, Kafka'dan Gorki'ye uzanan büyük edebiyat geleneğini yeniden düşünmeye çağırırken kitapların sadece estetik nesneler olmadığını hatırlatıyor. 2001 yılında kaleme aldığı "Neden Edebiyat?", 2003'te yaptığı "Edebiyat ve Özgürlük" konuşması, özgürlüğü, yazılı kültürü ve eleştirel düşünceyi odağına alan diğer metinleri ve 2010 Nobel Edebiyat Ödülü konuşması... Farklı zamanlarda yazılmış bu metinler, bugün tek bir düşüncenin çevresinde buluşuyor: Edebiyat, insanın iktidar karşısındaki en eski ve en güçlü özgürlük alanıdır...
SAYGIDEĞER BİR İŞARET: ÜNLEMİN KISA TARİHİ
(Florence Hazrat)
Sosyal medyada bir gönderinin sonundaki o beş !!!!! sizi hiç sinirlendirdi mi? Ya da tam tersi: Şu fazladan !, gereğinden fazla sert mi kaçtı, yerini mütevazı bir noktaya (.) mı bırakmalıydı diye hiç düşündünüz mü? Öyleyse Saygıdeğer Bir İşaret: Ünlemin Kısa Tarihi tam size göre. Ayrıntı Yayınları’nın yeni serisi Atölye’nin ilk kitabı Saygıdeğer Bir İşaret: Ünlemin Kısa Tarihi, ünlem işaretinin (!) 14. yüzyıldan günümüze uzanan yolculuğunu farklı kültürler, metinler ve mecralar üzerinden izliyor. Noktalama işaretlerinin asi prensi, dilbilgisi kitaplarında kınanıp dışlanıyor ama yeri geldiğinde siyasi sloganlardan reklamlara, seferberlik çağrılarından sosyal medyaya pek çok alanda kuşanılan bir silaha da dönüşüyor. Asırlardır üstlenmekten vazgeçmediği görev ise bizi tetikte tutmak, hayranlığımızı ve hayretimizi ifade etmek. Yazar, araştırmacı ve akademisyen Florence Hazrat, ünlemin köklerini araştırırken bir yandan da tarih boyunca karşımıza çıkan her ünlemi (!) sorgulamamızı istiyor ve okura belki de bugüne kadar hiç düşünmediği soruları sorduruyor...
FERAYE
(Elif Tan)
Uzun yıllar binicilik sporuyla ilgilenen Elif Tan, yakından tanıdığı bu dünyayı ilk romanı Feraye ile edebiyata taşıyor. İkinci Adam Yayınları'ndan çıkan roman, yalnızca bir aşk hikâyesi değil; tutkunun, bağımlılığın, kayıpların ve insanın kendi benliğini yeniden inşa etme mücadelesinin izini süren güçlü bir psikolojik anlatı olarak öne çıkıyor... Geleceği için kurduğu hayaller ile kalbinin peşinden gitmek arasında kalan genç bir kadın… Sevdiği adam uğruna verdiği ödünler, zamanla onu kendi benliğinden uzaklaştırır. İhanetlerin, hayal kırıklıklarının ve derin kayıpların ardından Feraye, yalnızca sevdiği adamı değil, kendisini de kaybettiğini fark eder. Artık önünde tek bir yol vardır: Kendi enkazının altından yeniden doğabilmek... Psikolojik derinliği, sürprizlerle örülü kurgusu ve güçlü karakterleriyle dikkat çeken Feraye, yalnızca bir aşk hikâyesi değil; kaybetmenin, yeniden ayağa kalkmanın ve insanın kendi gücünü keşfetmesinin romanı.
PARİS BULUŞMALARI
(Nedim Gürsel)
Elli yıldır "ışıklar kenti"nde yaşayan, orada kök salan ama anadili Türkçeye bağlı kalmış bir yazarın yarım yüzyıllık Paris serüveni... Nedim Gürsel, Doğan Kitap'tan çıkan bu kitabında okuru sadece kendi adımlarıyla değil, Aragon'un, Baudelaire'in, Yahya Kemal'in ve Nâzım'ın hayaletleriyle Seine kıyısında lirik bir gece yürüyüşüne davet ediyor. Paris Buluşmaları bir kentin rıhtımlarında biriken melankolinin, geçmişe duyulan özlemin ve yazılan her sözcükle ölüme meydan okuyan bir ömrün içten muhasebesi. Paris hem kollarına alıp sarıp sarmalayan çekici bir sevgili hem de insanı kendi yalnızlığıyla baş başa bırakan dipsiz, karanlık bir uçurum. Ve yazar her şeye rağmen limandan demir almadan önce, bizi bu ebedi gençlik şenliğinde son kez buluşmaya çağırıyor. "Gezginin önünde açılmış bir kitaptır Paris, her sayfasında saklı bir güzellik, ilginç çağrışımlar, anılar taşıyan."
MEDDAH DİVANI
(Oğuzhan Oğuzbey)
Meddah Divanı; Beyoğlu sokaklarından Fırat kıyısındaki bir köye, Kanlıca'daki bir köşkten Marmaray vagonlarına ve Bakırköy'ün koridorlarına uzanan geniş bir mekân dizisinde modern çağın delilerinin, ölümü bekleyen ihtiyarların, savaşı yaşamış mültecilerin ve çocukluk korkuları içindeki ruhların hikâyelerini bir araya getirerek son derece zengin ve çok sesli bir anlatı haritası çiziyor.
Oğuzhan Oğuzbey; Ketebe Yayınları'ndan çıkan kitapta klasik Türk anlatı geleneğinin imkânlarıyla modern öykünün sınırlarında geziniyor. Divan edebiyatı biçimleri, meddah üslubu ve vezin ritmi gibi geleneksel anlatı unsurlarını, günümüz insanının açmazları üzerinden modern psikotrop ilaçlar ve popüler kültür ögeleriyle yan yana getiriyor. Böylece her öykü, kadim akış ile modern bunalımın birbirine dolandığı bir sahneye dönüşüyor.
AYI
(James Oliver Curwood)
Bir bozayının özgürlüğü, bir avcının dönüşümü ve insanın doğadaki yerini yeniden düşünmeye çağıran güçlü bir klasik... Kanada dağlarının uçsuz bucaksız vahşi doğasında hüküm süren Thor, gücü ve heybetiyle yabanın gerçek kralıdır. İnsanlardan uzak yaşayan bu dev bozayının yolu annesini kaybetmiş yavru ayı Muskwa'yla kesişir. Thor'un korumasına aldığı Muskwa'yla birlikte çıktığı yolculuk, avcı Jim Langdon'ın onların izini sürmeye başlamasıyla amansız bir mücadeleye dönüşür. Fakat bu karşılaşma yalnızca insan ile hayvan arasındaki bir kavganın değil; avcının kendi vicdanıyla, doğayla ve öldürme arzusuyla hesaplaşmasının da başlangıcı olacaktır. Çağdaşı Jack London'la aynı gelenekten gelen James Oliver Curwood, Budala Kitap'tan çıkan Ayı'da vahşi doğayı kendi yasaları olan başlı başına bir dünya olarak anlatır. Curwood'un güçlü anlatımı, insan ile tabiat arasındaki kadim çatışmayı büyüleyici bir hikâyeye dönüştürür. Büyük bir vahşi doğa romanı olan Ayı, Jean-Jacques Annaud'nun 1988 yapımı ünlü Ayı (L'Ours) filminin de ilham kaynağı olmuştu.
İSİMSİZLER
(John Connolly)
The Kitap Yayınları etiketiyle yayımlanan İsimsizler, polisiye ve gerilim edebiyatının usta kalemlerinden John Connolly’nin karanlık, tekinsiz ve soluksuz romanlarından biri. Connolly, İsimsizler ile okurunu suçluların ve kurbanların sınırlarının bulanıklaştığı, güven duygusunun sürekli sarsıldığı bir dünyaya götürüyor. Geçmişin peşini bırakmadığı karakterler, savaşın yaraları ve kişisel hesaplaşmalar arasında ilerleyen roman; “Adalet yerini bulmadığında intikam kaçınılmaz mıdır?” sorusunu da gündeme getiriyor. Karanlık atmosferi, yüksek temposu ve beklenmedik dönüşleriyle İsimsizler, Louis’in sadakat, kayıp ve vicdan üzerine gerilim dolu bir hesaplaşmasına dönüştürüyor. Avrupa’nın farklı noktalarına uzanan bu ölümcül takipte, kimin avcı, kimin av olduğu ise son ana kadar belirsizliğini koruyor. İsimsizler, John Connolly’nin kendine özgü tekinsiz anlatımıyla, geçmişin gölgelerinden kaçmanın mümkün olmadığı bir dünyaya kapı aralıyor...
ESKİCİ HİKAYELERİ
(Yeşim Başal)
Bir eşya ne zaman eskir? Üzerinden yıllar geçtiğinde mi, onu tutan el çekildiğinde mi yoksa hikâyesi unutulduğunda mı? Aydın’ın Veysipaşa 1629 Sokağı’nda hiçbir eşya yalnızca eşya değildir. Eski bir saat çocukluğun gecelerini, bir ağızlık kaybedilmiş bir dedeyi, sararmış bir fotoğraf unutulmuş bir yüzü geri çağırır. Mezatlarda yükselen her peyle birlikte yalnızca nesneler değil; tutkular, geçim kaygıları, kırgınlıklar, dostluklar ve hatıralar da el değiştirir. Yeşim Başal, Zey Kitap'tan çıkan eserinde sokağın eskicilerine, mezatçılarına, hurdacılarına ve koleksiyonerlerine kulak vererek bir şehrin görünmeyen hafızasını kayda geçiriyor. Tanıklık, anı ve sözlü tarihin iç içe geçtiği Eskici Hikâyeleri; geçmişin eşyalar arasında sessizce beklemediğini; insan insana anlatıldıkça yaşamayı sürdürdüğünü gösteren sıcak, sahici ve çok sesli bir anlatı.
ÖTEKİ
(Elvan Erdem)
Suat, hayatı boyunca hep “öteki” hissetmiş bir erkektir. Çocukken ailesi ve çevresi tarafından küçümsenmiş, gençliğinde dışlanmış, yetişkinliğinde ise iş yerinde mobbing ve aşağılanmaya maruz kalmıştır. Kalite Güvence Müdürü olarak çalıştığı fabrikada, her şeye muktedir olduğunu sanan sadist patronunun hakaretleri arasında hayatta kalmaya çalışırken özel hayatında da benzer bir değersizlik hissiyle boğuşmaktadır. Boşandığı eşiyle sürekli çatışan, çocuklarıyla sağlıklı bir bağ kuramayan Suat, rutinlere boğulmuş tekdüze hayatını sürdürmektedir. Ancak aslında, yıllardır kaçtığı asıl gerçekle yüzleşmeye henüz cesaret edememiştir. İkinci Adam Yayınları'ndan çıkan 'Öteki'; modern bireyin yalnızlığını, toplumsal rollerin insan üzerindeki baskısını ve geçmişin kapanmayan yaralarını incelikle ele alan psikolojik bir roman. Suat’ın hikâyesi, yalnızca bireysel bir içsel yolculuk değil aynı zamanda toplumun başarı, evlilik ve erkek algısına dair derin bir sorgulama...
UYKUNUN POLİTİK TARİHİ
(Ali Murat İrat)
Gözlerimizi kapattığımızda dünyanın bizden çekildiğini, en mahrem ve savunmasız sığınağımıza çekildiğimizi sanırız. Oysa uykunun hemen kenarında sabırsızlıkla bekleyen görünmez bir kalabalık vardır: Aile, okul, iş, makineler, saatler ve hiç susmayan ekranlar... Fol Kitap'tan çıkan Uykunun Politik Tarihi, uykunun yalnızca biyolojik bir dinlenme ya da masum bir gece molası olmadığını; aksine dinsel ritüellerden manastır saatlerine, sanayi devriminin vardiyalarından Pentagon'daki uykusuz asker projelerine ve aralıksız işleyen dijital kapitalizme kadar iktidarın doğrudan müdahale ettiği tarihsel bir mücadele alanı olduğunu gösteriyor. Ali Murat İrat; Antik Yunan mitolojisinden modern tıp laboratuvarlarına, Homeros'un destanlarından hastane koridorlarına uzanan bu disiplinlerarası çalışması ile uykunun ve gecenin izini sürüyor. Bedeni, kırılganlığı ve zamana teslim oluşu hem teorik hem de varoluşsal bir süzgeçten geçirerek soruyor: Ne zaman uyuyacağımıza gerçekten biz mi karar veriyoruz, yoksa uykumuz çoktan başkalarının kurduğu saatlere mi ayarlı?
DUYGULARI RENKLENDİRME ATÖLYESİ
(Baek Chae-Won)
Bazı duyguların adını koymak kolaydır. Bazılarıysa yıllarca başka isimlerin ardında saklanır. İnsan öfkesine yorgunluk, korkusuna tedbir, suçluluğuna sevgi diyebilir; bir kaybın ardından hayatına devam etmeyi unutmak sanabilir, başkalarını üzmemek için kendi isteklerinden vazgeçerken bunu fedakârlık diye adlandırabilir. Zaman geçtikçe bütün bu duygular birbirine karışır ve insan, bir
gün kendi içinde hangi rengin nerede başladığını seçemez hâle gelir. Seul’ün eski sokaklarından birinde, hanokların arasına saklanmış küçük bir atölye vardır. Kapısının üzerindeki tabelada “Duyguları Renklendirme Atölyesi” yazar. İçeride sıra sıra boya şişeleri, duvarlarda yabancıların bıraktığı tuhaf resimler ve insanlara cevap vermekten çok soru sormayı seven Im Tae-gyeom vardır... Kaktüs Sanat'tan çıkan Duyguları Renklendirme Atölyesi, kaybetmenin, öfkelenmenin, korkmanın, suçluluğun ve yeniden yaşamaya cesaret etmenin iç içe geçtiği üç insan hikâyesiyle, okurunu tek bir sorunun karşısında bırakıyor: Sen, yıllardır başka bir isimle çağırdığın duygunun gerçek rengini görmeye hazır mısın?
- Ana Sayfa
- Yazı Boyutu
- Paylaş
-
- Kaydet
- Görüntüle
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın.